Bizi birbirimize bağlayan görünmez bağlar ne makam ne statü ne de kimlik tanır. Onları güçlü kılan tek şey, yürekten yüreğe uzanan nezakettir. En azından benim inancım hep bu yönde oldu.
Pazar günü, çok kıymet verdiğim bir büyüğümle sahilde kahvaltı ediyorduk. Denizin iyot kokusunu içimize çektiğimiz o güzel sabah, yüzünde hayatın bütün izlerini taşıyan, rengârenk şallara bürünmüş bir Roman kadın masamıza yaklaştı. Elindeki çiçekleri adeta bir sanat eseri sunar gibi uzatarak:
“Bu güzel bayana bir çiçek almaz mısın?” dedi.
Bir an afalladım. “Beyefendi misafirim, büyüğümdür.” diyebildim. Kadın gözlerimin içine bakarak:
“Sen Hatice Ablanın kiracısı değil misin?” diye sordu.
“Evet.” deyince de, “Abla, al be ya bir çiçek, siftah olur.” diye ısrar etti.
Biraz sertçe “Lütfen…” demem üzerine uzaklaştı. Ancak o gittikten sonra içimde garip bir huzursuzluk oluştu. Sanki onu kırmıştım.
Aradan on dakika kadar geçti. Onu yeniden görünce bu kez ben çağırdım.
“Çiçek alamadım ama sana bir çay ikram edeyim.” dedim.
Gülümsedi. Az ilerideki çocuğunu çağırarak:
“Gel, abla bize limonata söyleyecek.” dedi.
İki limonata alıp geldim. O an yalnızca onların değil, kendi gönlümün de ferahladığını hissettim.
Henüz yarım saat bile geçmemişti ki bu kez başka bir Roman kadın geldi. Evimin alt sokağında oturan komşularımdandı.
“Afiyet olsun güzel kızımız, tanıdın mı beni?” dedi.
Ardından da büyük bir rahatlıkla:
“Manitan mı?” diye sordu.
Bir an yine boğazım düğümlendi. Nazikçe uğurladım.
Tam o sırada ev sahibim aradı. Şakalaşarak, “Romanlar yerimi mi söyledi?” dedim.
Meğer aşure yapılmış, beni davet etmek için arıyormuş.
Telefonu kapattıktan sonra misafirime dönüp:
“Bunlar utanılacak şeyler değil. Benim sofram herkese açıktır. Siz olmasaydınız onları buyur eder, birlikte çay içerdik.” dedim.
Sadece gülümsedi.
“Biliyorum.” dedi.
Kahvaltının ardından kordon boyunca yürürken aklıma birkaç hafta önce yaşadığım başka bir olay geldi.
Gayrettepe’de iş yerimin yakınında, üstü başı kir içinde bir adam vardı. Dört aydır aynı yerde oturuyor ama kimseden bir şey istemiyordu.
Bir gün bana seslendi:
“Abla… Yaşamak çok zor be…”
O cümle beni olduğum yere çivilemişti.
“Haklısın abi…” diyebildim sadece.
O günden sonra her karşılaşmamızda bana gülümseyerek:
“Abla, nasılsın?” diye soruyor.
Adını bile bilmediğim o adamın tebessümü, her öğle vakti içimi ısıtıyor. Bir gün göremezsem merak ediyorum.
Geçtiğimiz cuma yine karşılaştık.
“Bugün çöpten bir şey çıkmadı, gidiyorum.” dedi.
İşte o gün bir kez daha anladım ki insanı kirleten şey, üzerindeki toz ya da çamur değildir. Asıl leke, kalpte ve zihinde taşınandır.
Hayat bana her gün yeni insanlar tanıtıyor. Her biri aslında vicdanımın başka bir aynası oluyor.
İnsanın kıyafeti, mesleği, maddi durumu ya da sosyal statüsü onun kalbinin temizliğini göstermez.
Bizler aynı hayatın içinde birbirine dokunan ruhlarız.
Bu yüzden nezaket bir lüks değil; insan olmanın en temel göstergesidir.
Yanılmıyorsam Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri şöyle der:
“Harâbât ehlini hor görme Şâkir,
Defineye mâlik virâneler var.”
Kimin deli, kimin veli olduğunu insan bilemez.
Hayatım boyunca insanları sınıflandırmamaya, sadece insan olarak görmeye gayret ettim. Fakat anladım ki bu yol kolay değil.
Bir gün bu durumu Kelâm Sultanıma sorduğumda bana sadece şu cevabı vermişti:
“Yolun kendisi çetin.”
Evet…
Bu çetin yolda insan bazen bir çiçeğe, bazen içten bir tebessüme, bazen de samimi bir söze ihtiyaç duyuyor.
Kimden geldiğinin hiçbir önemi yok.
Önemli olan, o dokunuşun yüreğe ulaşması.
Bugün Roman komşularıma içtenlikle selam verebiliyorsam, o isimsiz abinin gülüşünde huzur bulabiliyorsam, bunun adı insan olabilmektir.
Çünkü insan kalabilmek; birbirimizin hayatına nezaketle dokunabilmektir.
Bu yazıyı kaleme aldığım gün, en ihtiyaç duyduğum anda lise öğretmenim Hülya Hanım'ın gönderdiği bir çiçek ve içten tebessümü de bana bunu yeniden hatırlattı.
Teninize değil…
Yüreğinize iyi bakın.
Canınıza iyi bakın.
İsmahan Çeribaşı









